Çağrı
Duymak için bildiğini unutmak, alıştığını bırakmak gerekiyor.
artist :Fan Ho
Sevdiğim yazarlar, şairler ve mistikler hayatta yolunu bulmak için ancak sessizlikte duyulabilen bir çağrıdan bahsederler. Yaşamın en bilge sesinin usulca kulağına fısıldadığı, ya da kalbine mi demeliyim, güçlü bir mesaj. Bolca gizim kokan bu deneyimin hayatımda bir karşılığı var mı emin olamıyordum bir süre önce. Değişim yaratacak, konfor alanımdan çıkaracak o büyük tüm kararları hep kendimden emin bir şekilde vermiştim. Kalbimde hissettiğim bilge bir sesten ziyade, uzun uzun düşünülen o sabahların ardından görünmüştü yol bana. Analitik zihnimin dümene geçtiği ve gemiyi o anki Eda için en makul olan yere yönlendirmesiyle kıyılarım şekillenmişti. Küçük küçük gizemli adalar elbette ki belirmişti sularımda. Bir ses oraya gitme ya da ona güvenme demişti ve dinlemiştim sadık bir hizmetkar gibi, lakin büyük yol ayrımlarında başka türlü karar vermiştim.
Çağrı neydi peki o zaman? Ne zaman insan duyabilir, duysa bile anlamlandırabilir miydi? Çağrıya uymak, egonun direncini kırıp ruhun bütünlüğüne teslim olmaktır, diyor Jung. Çağrıya uymak zor olabilir evet ama asıl soru şu, çağrı ne zaman gelir ve geldiğinde onun “çağrı” olduğunu anlayabilir miyim?
Gözlerimi kapatıyorum ve düşüncelerimin beni geçmişe götürmesine izin veriyorum. İlk ne zaman çağrıyı duymuştum? İki an beliriyor zihnimde. İkisinde de kendimi kaybolmuş hissediyorum. Çölün ortasındayım ve elimdeki haritanın gösterdiği tüm o işaretler çölde çoktan silinmişler. Şurada bir kum tepesi var, oradan sola dön dese de harita, ortada ne bir kum tepesi ne de bir şekil kalmış. Günlere ağzımda demirimsi bir tatla uyanıyorum. Bir önceki günü tekrar edecek olmanın yılgın nefesiyle kalkıyorum yataktan. “Çok geniş bir çatlaktan içeri hiçbir hayret sızmaz.”* diyen o şair kimdi? İşte öyle, öyle büyük bir çatlak açılmış ki hayatımda beni heyecanlandıran, meraklandıran hiçbir şey yok artık. Yıllar önceki Eda’nın verdiği kararlara göre yaşıyor, hayal ettiği şeyler üzerine yol alıyorum hala. Ta ki bunun işe yaramadığını fark edip kabul edene kadar. Bu hayatı düşlemiş olan Eda değilim artık ama yaşadığım hayat o Eda’ya ait.
İnsan elindeki haritanın hiçbir işe yaramadığını kabul ettiğinde bir şey oluyor. Bir sonraki adımının ne olacağını bilmediğini itiraf ettiği o sisli alanda bir şey oluyor. Çağrının zamanı geldiğinde, kapıyı çalmak gibi bir huyu var. Sadece o zaman, sadece ben artık bilmiyorum, bilmediğimi kabul ediyorum diyebildiğinde kulakların duymaya başlıyor. Çatlak ancak o zaman daralmaya başlıyor ve içeri ışık süzülüyor usul usul.
İşte böyle olmuştu anne olmaya çağrılışım. İçimde muazzam bir huzursuzluk vardı. Tıpkı sonunda çağırıyı duyduğum bir diğer zaman olan 20’li yaşlarımın sonunda olduğu gibi. Yaşamımın buradan nereye akacağını artık bilmiyordum. Ezbere bildiğim, istediğimden emin olduğum yollara dair hayaller kurduğumda artık dilim damağım kuruyordu. Bedenimde hiçbir canlılık belirtisi görünmüyordu. Şaşırıyordum. Korkuyordum. Neydi bu? Asya’ya uzun yolculuklar yapmak isteyen, bir budist manastırda aylarca meditasyon inzivasına katılmak isteyen ya da kariyerinde sıçrama yapmak isteyen Eda nereye gitmişti?
Bilmemenin verdiği güçsüzlüğü biliriz ama ya bir de güç veriyorsa insana. Ya bilmemek, ya bilmiyorum diyebilmek kemiklerinden seni tutup sarmalayan bir güç veriyorsa? Hemen öyle olmamıştı ama, Jung’un dediği gibi bir direnç vardı, artık aynı insan olmadığım halde aynı hayallere tutunmak tanıdık geliyordu. Bildiğim, tanıdığım kişi olmanın verdiği bir güven vardı.
Ve bir sabah uyanıp da o büyük çatlağın karanlık bir boşluğa dönüştüğünü hissettiğimde bir mum yaktım. Şafak vaktine has o efsunlu anları davet ettim odama. Henüz zihnimde cirit atan ezbere düşünceler uyanmamışken bilmiyor olduğum gerçeğinin tüm korkusunu hissetmeye izin verdim. Bir sonraki adımımın ne olacağına dair hiçbir fikrimin olmaması ürpertiyordu. Panik halindeydim çünkü uçurumun kenarındaydım. Ne geriye, eski ben’e dönebilirdim artık, ne de ileriye adım atabilirdim. Ve yine tıpkı 20’lerimin sonunda olduğu gibi, kanatlarım var mıydı bilmiyordum. Uçurumun kenarında duruyordum öyle. Radikal kabulün gücü buydu, kendi gerçeğini tüm çıplaklığı ile görebilmeye başlıyordun.
Martin Heidegger, bir sınırı (hududu) zihninizde canlandırabildiğinizde, zaten o sınırın ötesine geçmiş olduğunuzu söylemiştir; çünkü bir sınır—şu an bulunduğunuz yerin, hissettiğiniz veya düşündüğünüz şeyin sınırlılığı olsa bile—aynı zamanda aslında adım atmak üzere olduğunuz şeyin de eşiğidir. Uçurumun kenarı sınırımdı ve orada ne kadar korkarsam korkayım durmak zorundaydım bir müddet. Kendimi oyalayarak, hiçbir şey olmamış gibi devam ederek, hissettiklerimi hissetmemeye çalışarak sadece biraz daha o karanlık boşluğu büyütmüş olacaktım.
Ve böyle zamanlarda yapılması gereken tek şeyi yaptım; durdum. Ve herşeyi durdurdum. İşlerimi askıya aldım. Planlarımı iptal ettim. Yaşamımda içinde hiçbir şey yapmadan durabileceğim bir alan açtım ve oraya yerleştim usulca. Uzun uzun yürüyüşlerle geçti günler. Sabahları denizi ziyaret ettim. Dalgaları dinledim. Akşamları yağmur sesine eşlik eden kurbağalara kulak verdim. Avareliğin unutulduğu bir çağda kendimi avare avare dolanmaya çıkardım her gün.
Sığla ormanının büyüleyici kokularının eşliğinde, sessiz sessiz yürürken yeniden sorular sormaya başladım. Bilmediğini bilmenin mucizesi kendini göstermişti; tekrar soru soruyordum. Kendi Buddha doğamı, bir başka deyişle buddhalığımı başka türlü nasıl yaşayabilirim?** Varlığından henüz haberdar olmadığım hangi yollar var?
Sorular, bir fener gibidir; hareket ettikçe yeni manzaraları ve yeni alanları aydınlatır. Bilmekten farklı olarak, soru sorduğumuzda, bir şeye dair ya kör olduğumuz ya da henüz erişemediğimiz birçok farklı boyutu olduğunu kabul ederiz. Soru, aslında hayretin (merakın) kendini ifade etme biçimlerinden biridir. Biliyor olduğumuzda hayret etmeyiz artık ve sorular sormayı bırakırız.
Sevdiğim yazarlardan John O’Dhonohue şöyle der; “Hayret etmemizin nedenlerinden biri de sınırlı olmamızdır ve bu sınırlılık, hayrete açılan en büyük kapılardan biridir.”
Neyse ki sınırlarımı görmüştüm, neyse ki dizlerimin üstüne çöküp “bilmiyorum, göster bana.” diyebilmiştim.
Ve sonra insanın yaşama teslim olduğu o zamanlarda olabilen bir şey oldu. Vizyonlar gelmeye başladı. İşaretler önüme düştü. Yeri geldi yaşam benimle bir çocuğun ağzından konuştu. Yeri geldi rüyalarıma sızdı, orada dillendi. Görmeye, duymaya başladım. Hayretler içerisindeydim. Yaşam beni yanlış anlamama imkan vermeksizin belli bir yöne doğru çağırıyordu. Çağrıyı duyuyordum ve kulağıma gece gündüz anne olmamın zamanının geldiğini fısıldıyordu.
Eşimle konuşmaya başladım. O da hayatında benzer bir yerdeydi. Deniyordu. Farklı kapıları çalıyordu. Kimisi açılmıyor, kimi açılsa da içeri girer girmez çıkası geliyordu.
Ve uzun bir konuşmamızın ardından dedim ki eğer yaşam bizi bu deneyime, bu adanmışlığa davet ediyorsa evet diyebilmek için gidip kontrol etmem gerek. İşte tam bu noktada yine bilen Eda olmuştum. Anne olmak istiyorsam hayal kırıklığına uğramamak için denemeden önce gidip testler yaptırmalıydım. Buna inanmıştı o çok bilip çok yanılan parçam.
Testler menopoza yaklaştığımı, hamile kalmamın imkansıza yakın olduğunu gösterdi. Rüyamda bir kayıkla karşı kıyıya geçmem için bir kadın yardım ediyordu bana. O rüyanın büyük bir eşikten geçeceğimin habercisi olduğuna emindim. Demek ki eşik buymuş; menopoz.
Yaşadığım hayal kırıklığıyla yüzleşecek gücüm yoktu. “Zaten çok da istememiştim.” diyerek bunun içinden geçebilirdim belki de. Peki ya çağrı? Çağrıyı duyduğumu sanmıştım. Yaşamın benimle konuştuğuna inanmıştım. Üstelik ne dediğini de çözdüğüme inanmıştım. İnsan kendini bu kadar kandırabilir mi?
Koştum. Kaçtım. Bypass ettim olanı, daha doğrusu olmayanı. Ve eşime madem imkansız, o zaman korunmamıza gerek yok, bunun tadını çıkaralım dediğimi hatırlıyorum göğüs kafesime sıkışmış o hüsranı yok sayarak. Hazırlanmam gereken bir eşik vardı menopoz gibi ve tüm dikkatimi ona verdim.
Günler geçti, döngüm gecikti. Bedenimde hiç bilmediğim haller oluştu. Ve herşeyi başka birşeye yordum. Nasıl olsa feci yanılmıştım, anne olamayacaktım. Sanki yaşam benle dalga geçmişti.
Derken iki kadın arkadaşım uyandırdı beni tatlı tatlı. Tüm bu bedensel değişimler gebelik de olabilir dediler. Gidip test aldım.
Pozitifti.
Yaşam tatlı bir şaka mı yapmıştı çok bilmiş Eda’ya :)
Tüm öngörülemezliğiyle, tüm kontrol edilemezliğiyle yaşamın kimi zaman dişlerinde çiğneniyoruz, kimi zamanda ellerinde okşanıyoruz.
Öyle vahşi ki.
Öyle öyle bilmiyoruz ki.
Herşeyi.
Ve hiçbir şeyi. Öyle bilmiyoruz ki.
“Her insanın hayatı, onu kendine götüren bir yoldur.” der Herman Hesse. İşte buydu benim hayatım, beni Buddhalığımı keşfe götüren bir yoldu. Bir başka canın büyümesine eşlik ederek bu keşfe devam edecektim artık.
Karar verenin biz olduğuna inanmak bir şekilde iyi geliyor. Gerçekte olan ise; ezberlediğimiz senaryonun içerisinde dönüp duruyoruz çoğu zaman. Ve yaşam, senaryoyu değiştirmenin zamanı geldiğinde bize sesleniyor. Duymak için bildiğini unutmak, alıştığını bırakmak gerekiyor. Anne olmaya kendim karar verdim gibi düşünsem de anlayışımın ötesinde bir gizemin şefkatli elleriyle yönlendirildim. Yaşamın bize böyle dokunmasına izin verdiğimizde tekrar düşünmemize, hesap kitap yapmamıza gerek kalmıyor. Bize düşen tüm hücrelerimizle mevcut olup keyif alabilmek olandan. Her zaman birşeyleri kaçırıyormuşum gibi hissederken, ilk defa hayatımda tam da olmam gereken yerdeyim, olmam gereken şeyin içindeyim gibi hissediyorum. İlk defa kendi derimin altında yuvada hissediyorum. İlk defa göğsüm yuva oluyor bir başkasına, bir tanem, bebeğime.
Yaşam dediğimiz bu muazzam gizemin bizi sarıp sarmalamasına izin verdikçe “ben” dediğimiz azalıp sevgi dediğimiz çoğalıyor.
Daha az “ben”, daha çok sevgi dileğiyle,
Eda
* Patrick Kavanagh
** Budist felsefeye göre her bir varlık içinde Buddha doğası taşır. Başka bir deyişle her canlı bir Buddha’dır ve esas özgürlük bunu açığa çıkarabildiğimizde gerçekleşir.



Çok iyi geldi Eda ❤️🌸
Yazıyı okumak çok iyi geldi. Bir soru cümlesi bir de Herman Hesse'nin cümlesini alıp koydum cebime. Teşekkürler 🙏