Duvar
Engel yoldur. Yeni bir yol.
Foto: Henri Cartier-Bresson
Birkaç gündür beni ziyaret eden bir imge var. Direnç atölyesinde Nazlı’nın anlattığı masalın bel kemiği olan bir metafor; duvar. Panduri çalgıcısı, bir Gürci masalı ve duvar kahramanın çıktığı yolculukta karşısına çıkan o büyük engel.
Panduri çalgıcısı aradığı altın ölümsüzlük elması için bir seher vakti yoluna devam ederken birden düşüncesinde karanlık bir yere çekilmiş. Ayakları onu zor taşıyormuş artık. Heybetli bir dağın tepesine doğru, yüksek duvarlarla çevrili bir yere varmış. Bu ıssız, kuş uçmaz, kervan geçmez yerde kocaman duvarların önünde kala kalmış. Dünyanın ucuna varmış gibi hissetmiş Panduri çalgısı.
Yaşamın içerisinde öyle kala kaldığım bir yerde miyim de bu imge göz kapaklarımın üstüne çöktü günlerdir?
Masalı ilk dinlediğim zaman o kocaman duvarların önündeki yalnızlığını hissetmiştim Panduri çalgıcısının. Nasıl yavaş yavaş umutsuzluğa kapıldığını, nasıl kendinden şüphe etmeye başladığını biliyordum. O hissi biliyordum, teninde cam kesikleri varmış gibi, çığlıkların içine çekilmiş gibi olmayı…
Ellerimi gezdiriyorum soğuk duvarın üstünde. Birisi sıva çekmiş, pütür pütür hala ama can sıkıcı bir monotonluğu var. Beton grisinin soğuğunu kemiklerimde hissediyorum. Üşüyorum. Sis çöküyor Panduri çalgıcısının üzerine. Ağırlaşıyor olduğu yerde. Şarkısı kesiliyor, neşesi terk ediyor onu.
Duvarın gölgesi mi vuruyor sabahlarıma bu aralar? İki yıl önce birden karşıma çıkan ve aslında epeydir orada olduğunu farketmediğim için kendime öfkelendiğim o duvarın gölgesi hala üzerimde mi? Çok ağladım o duvarın dibinde. Sırtımı yaslayıp o soğuk zeminine uzun uzun ağladım. Duvarı inşa edene lanetler yağdıra yağdıra ağladım.
Sahi ya kim inşa eder böyle duvarları? Kim, insanı böylesi bir çaresizliğe sürükler? Yolunda neşeyle yürümek varken neden aniden bir duvar çıkar da karşına tüm hayallerini grinin sessizliğine boğar?
Ben Panduri çalgıcısı gibi değildim o dehşet verici duvar karşısında. O durdu, şarkı söylemeyi bıraktı, çöküverdi oraya öylece. Ben önce öfke kustum. Yumruklarımın izi hala duruyor mu o duvarda?
Öyle olur çoğu zaman, istemediğimiz şey karşımıza tüm heybetiyle çıktığında ya da istediğimiz şey bir anda yokluk ülkesine göç ettiğinde öfke, sadık bir köpek gibidir; hemen dibinde biter. Salyalar akıta akıta havladım duvara. Duvarcıyı bulsam saldırıp ısıracaktım. Bu ne cüretti de hayatımın orta yerine böyle kocaman bir duvar inşa etmişti?
Hayat, duvarın bizi terbiye etmesine izin verdiğimizde başka bir şeye evrilen muazzam bir gizem. İçinden geçebileceği bir kapı aramaya ancak dizlerinin üzerine çöküp de yeri öptüğünde başlayabiliyor insan. Öncesinde hala kör bıçak, kesmeye, şekil vermeye, ittirerek duvarı yerinden oynatmaya çalışıyor. “Little me” duvardan büyük olduğunu sanıyordu öfkesiyle kudururken. Taa ki akıtacak salya kalmadığında, yaralı bir hayvan gibi kuyruğumu kısıp yapıştığımda yere, bir şey değişti. Zamanı var evladım diyen o ses bana mı aitti bilmiyorum. Her şeyin bir zamanı var; köpekler gibi ulayıp sonra da secde etmenin zamanı var.
Panduri çalgıcısı hiçbir kuşun yetişemeyeceği kadar yüksek duvarın önünde durup düşündü; duvar bu kadar büyük olduğuna göre arkasında çok önemli bir şey korunuyor olmalı. Duyguların yükselişine izin verince düşüşüne de tanıklık ediyor insan. Gözünün önünde bir düzlük açılıyor. Duyguların ezici yoğunluğundan geriye yorgun bir beden ve berrak bir zihin kalıyor. O an, işte o an, değerli bir şey olmalı diyebiliyorsun. Önce değil. Yaşaman gerekeni yaşadıktan hemen sonra. Dökmen gereken gözyaşını döktükten hemen sonra. İçinden geçenleri sansürlemeden görüp tanıklık ettikten hemen sonra, zihnin kirli suları durulanıyor. Ve evet bu duvarın ardında değerli bir şey olmalı, diyebiliyorsun.
Kimi zaman duvarın ardındaki o değerli şey, yaşamaya henüz hazır olmadığın bir deneyim oluyor. Sabır taşıyla biraz daha dövülmen gerekiyor. O an öyle hissettirmiyor. O an sadece engeli görüyorsun. Sadece engellenmiş hissediyorsun. Yaşamın senin için katman katman açılacak olan bir planı olduğuna inanamıyorsun. Her başarısız ilişkinin seni gerçek olanına hazırladığına, her yenilginin seni yenmenin ötesine sıçrattığına, her “hayır”ın seni evet’lere götürdüğüne inanamıyorsun.
Panduri çalgıcısı dizleri üstüne çöküp payına düşen hüznü tattıktan sonra en iyi bildiği şeyi yaptı. Çalmaya devam etti. Müziği duvarları aştı geçti ve ejderhanın kalbine işledi. İşte o an, o devasa duvarda bir kapı belirdi.
Devam et sevgili, devam et en iyi bildiğin şeyi yapmaya, yaptıkça keyif aldığın şeyi yapmaya devam et, duvarlar arşa uzansa da. Çünkü başka ne yapabilirsin ki… Kontrol edebileceğinin ötesinde olan her ne ise, onun şarkını çalmasına izin verme. Sadece kısa bir süre duvarın ardında yatan gizeme hürmetten çökebilirsin olduğun yere ama sonra bil ki aşkla yaptığın her ne ise ejderhanın kalbini uyandıracak günün birinde. Ve bir an, hiç de ummadığın bir an kapı aralanacak.
Ve belki de Stoacıların dediği gibi engel yola dönüşecek ve sen artık bambaşka bir hikayenin içerisinde olacaksın sevinçle.
Engel yoldur. Yeni bir yol. Bir de burdan bakabilir misin?
Gözlerimi kapatıyorum. Bir başka duvar imgesi canlanıyor. Duvarın dibindeyim. Öyle büyük, öyle büyük ki gölgesinde yaşayıp Güneş’imi kapattığını bilmiyorum. Duvarın farkında değilim, tek bildiğim burası hep biraz karanlık ve nemli. Pink Floyd’ın duvarı olabilir mi bu? Örücü ben miyim? Issız hissediyorum tıpkı sürüsünü kaybetmiş göçmen bir kuş gibi. Kanatlarımın olması neyi değiştirir ki? Yaşamı ıskalamaya çalışıyorum; duvar bunun sembolü. Ne kadar kalın olursa duvar o kadar ıskalayabilir beni yaşam. Siyahı zırh gibi giyinen o ergenin isyanıyla inşa ettiğim o duvarları yıkabildim mi 40’larında bir kadın olarak? Kısmen diyor duvarın ta kendisi, büyük bir çatlaktan içeri doğru süzülen Güneş şahidimdir ki elinden geleni yaptın, diyor. Duvarın bilgeliğine sığınıyorum. Beni gerçekten koruduğuna eminim ergenliğimin siyanürvari deliliğinden. Beni değil, çocuk kendimi, korunamamış o çocuğa, ablalık etmeyi duvarlar örerek becerebilirdi bir tek. İlk çatlak ne zaman açıldı duvarımda? İlk defa ne zaman Güneş’i hissettim tüm bedenimde ve gülümsedim hayata? Ben ne zaman, kontrolü bırakırsam dağılıp parçalara ayrılmayacağımı farkettim de duvara ilk darbeyi vurup çatlatabildim onu?
O ilk darbe kimi zaman da dışarıdan gelir, duvarın diğer tarafından. Çatladığını görünce farkedersin ki senin kontrolünde değildir. Yaşam senden gerçekten yaşamanı bekler. Onu tüm vahşiliği ile ağırlayabilmeni. Öngörülemez doğasına boyun eğmeni. Duvardaki çatlaklara yama yapmak yerine kendini yeryüzünde yuvada hissetmek için güvenmeni bekler.
Pema Chödrön böyle demişti;
“Bizim enerjimiz ve evrenin enerjisi her zaman bir akış halindedir; fakat bu öngörülemezliğe karşı tahammülümüz çok azdır, kendimizi ve dünyayı her an taze ve yeni olan, heyecan verici, akışkan bir durum olarak görme yeteneğimiz ise zayıftır. Bunun yerine bir kısırdöngüye saplanıp kalırız; ‘istiyorum’ ve ‘istemiyorum’ döngüsüne, kişisel tercihlerimizin peşinde sürekli oltaya yakalanma döngüsüne.”
Canımın yanmasını istemedikçe duvarlar kalınlaşıyor. Duvarlar kalınlaştıkça dünya akışkan olmaktan çıkıp donuk bir manzaraya dönüşüyor. Giorgio De Chirico tam da o donuk manzaranın getirdiği iç sıkıntısından yapmış olabilir mi o resimleri? Tekinsizlik hissi veriyor duvarlar, korumak için inşa edilmişken.
Duvar sevgili, en başta zihinlerimizde peyda olmuyor mu? Şimdi biraz anlıyorum gibi, bu duvar imgesi neden rüyalarıma sızıyor bugünlerde. Zihnimdeki “yapamam” düşünceleri rüyalarımda kocaman duvarlara dönüşüyor önünde insanların kurşuna dizildiği. Dışarıdaki otorite zihnimdeki duvarın mimarı olabilir mi? Böyle rüyalardan uyanmak gerekiyor. Çoğu zaman bana ait olduğunu sandığım her bir düşünce, sadece onlara tarafsız bir yerden bakınca sahiplerini belli ediyorlar. Her gün bakmak gerekiyor zihne, her gün ayıklamak gerekiyor ayrık otlarını zihnin. Yoksa sana ait olmayan düşüncelerden inşa edilmiş kocaman duvarlara bakıp “yapamam” diyebiliyor insan. Ben bunu yapamam, şunu beceremem, bunun üstesinden gelemem…
Ve duvar kimi zaman yapmak istediklerinin önünde, kendi ellerinle yarattığını kendine söylemeye korktuğun bir hayalet gibi durabilir bazen. Eğer olur da işler yolunda gitmezse, eğer olur da başarısız olursan açığa çıkacak o hayal kırıklığıyla, o can sıkıntısıyla yüzleşmemek için insan bazen dünyanın en büyük duvarını örebilir kendine. Ve üzerini rengarenk bahanelerle boyayarak bir süreliğine kendini kandırmanın tatlı sarhoşluğuyla yaşayabilir.
İçimizdeki bir şey kendi nabzımız karşısında titriyor. Bu yüzden gerçeğin çok yaklaştığı ama dokunmadığı o yarı karanlıkta oyalanıyoruz, kendi bakışımızla karşılaşmaktan korkarak.
İstenmeyen herşeyin daha da büyüyüp vahşileştiğini kabul edebilir miyiz?
Duvarın ortasına bir kapı açacak ejderha da panduri çalgıcısı da biziz.
Sevgiyle,
Eda
Panduri Çalgıcısı Masalanı dinlemek için :



Güç veren bir yazı, durduğunda da duvara yaslandığında da hepsi kabul diyerek şefkatli bir yerden ışığı getiren güç veren bir yazı.. çok teşekkürler Eda her zaman ki gibi kalbinle yazılmış yüreğine sağlık🙏🏻💗✨
Muhteşem bir bağ kuruyorum her hikayeniz ve cümleniz ile . Çok minnettarım paylaşımlarınıza 🙏🏻